Fırat Mollaer'in ''kim''liği

21-05-2010 00:41

Mimar Sinan Üniversitesi Genel Sosyoloji ve Metodoloji doktora programında tez çalışmasını sürdüren Fırat Mollaer, aynı zamanda Nurettin Topçu üzerine kitaplarıyla da tanınıyor. “Düşünen Siyaset, “Toplum ve Bilim”, “Cogito”, “Tezkire”, “Muhafazakâr Düşünce”, “Felsefe Logos”, “Hece”, “Yedi İklim” dergilerinde de yazıları çıkan Mollaer’le, dünyabizim.com'dan Zeki Dursun söyleşi yaptı.


Kimdir Fırat Mollaer? “Kim”liğini ne ile açıklar? Bu konulara nasıl yaklaşır?

İnsanın birden fazla kimliği vardır. Hangi kimliğimi soruyorsunuz? Bu soru, keskin bir biçimde ve sanki tek bir kimliğe sahipmişiz gibi cevaplandığı anda, belli bir kimliğe sahip olma olgusundan uzaklaşarak kimlikkeş olmaya meyleden yanlış bir yola sapabiliriz. Gerçekte varolmayan özdeşlikler kurgulanıp farklılığın üzeri çizilebilir. Lacan'ın ‘dünyanın dil tarafından damgalansa dahi yutulamayacağını’ söylemesi gibi, kimlik ne kadar açıklanmaya çalışılırsa çalışılsın tüketilemez. Fakat mükemmel bir bilgiye ve kesinliğe sahip olmasak da eylemde bulunmak zorundayız. Bunun için de bir başlangıç noktası, stratejik bir varsayım gerekir.

Soluk renkli bir çağda mı yaşıyoruz?

O halde, konuya kimliğin tamamlanmamışlığını ve eylemde bulunma zorunluluğunu gözeten bir açıdan yaklaşabiliriz: Politik kimlik konusunda olabildiğince açık ama genel anlamda kimlik konusunda daha temkinli konuşmayı yeğleyen bir tutumu tercih ederim. Çünkü dönemimizin hâkim ideolojisi ideolojilerin ve eski politik kimliklerin buharlaştığı bir vazgeçme döneminde, soluk renkli bir çağda yaşadığımıza ikna etmeye çalışıyor bizi. Bunu yaparken, politik karşıtlıkları üreten toplumsal şartların da yok olduğu gibi çarpık bir ideolojik varsayımda bulunuyor. Fakat eski politik kimlikleri üreten toplumsal nedenler ortadan kalkmış değil ve bu yüzden onlara gönderme yapmaya devam edeceğiz.

Entelektüelin kuşkucu çatlaması ile ideolojik bağnazlığın ötesinde bir yer olmalı

“İdeolojilerin sonu” gibi cilalı söylemlere inat, insanlar belli politik kimlikleri benimsemekten kaçınmamalı. Kimlik bu açıdan etik seçim, sorumluluk ve bağlanma konularıyla da yakından ilgilidir. (Çağımızın en önemli filozoflarından Charles Taylor'in Sources of the Self'teki kimlik ve moral bağlılığın kopmaz bir biçimde bağlı olduğu iddiasını özellikle politik kimlik açısından düşünmek daha uygun gibi görünüyor.)

Bu konuda, öyle entelektüel şıklıklar yapacağım diye aşırı sofistike olmak, verili tarihsel koşullardaki egemenlerin lehine ezilenlerin aleyhine işler. Dar anlamda bir eylemci politika tarzından, sokaklarda yürümekten, slogan atmaktan bahsetmiyorum sadece. Şekillenmiş bir tutumdan ya da politik tutumlarımızı bilinçli olarak şekillendirmekten söz ediyorum daha çok. Terbiye olmuş ve stratejik olarak düşünülmüş bir keskinlikten… Entelektüelin kuşkucu çatlaması ile ideolojik bağnazlığın ötesinde bir yer olmalı.

Kimlik, sadece ontolojinin konusu değildir

Ancak konuyu sosyal, psikolojik ve felsefî bir zemine aktarırsak, daha sofistike bir “olma” durumundan söz etmeli. Bu açıdan kimliğin bir doğa yasası gibi “açıklanabilecek” bir şey olduğunu düşünmek kolaycı bir zihniyet. (Ve elbette, tehlikeli bir öz taşıyor “öteki” konusu açısından. Yani kimlik bu durumda da etik bir konunun parçası olmayı sürdürür. Sadece ontolojinin konusu değildir.) Pozitivizmin yasa-koyucu, açıklayıcı ve mutlak kesinliğe dayalı mantığı peşimizi bırakmayacak. Kimliğimin ne’liği sorusu, insanı yanıltıcı bir açıklığa, sahte bir kesinliğe doğru götürebilecek bir soru. Tedirgin edici bir şeffaflık var burada. Fakat diğer yandan, ilginç bir rahatlık da hissetmiyor değil insan.

Zihin kendini nasıl zehirler?

Bu soruyu gördükten sonra aklıma gelenlerden biri de, kendimi “sahih” bir biçimde tanımlayabileceğim ve hatta böyle bir imkânı verdiğiniz için size teşekkür etmem gerektiğiydi. Bunun nedeni, toplumsal yaşamda kimliğimizin ötekiler tarafından tanımlanması gerçeğine karşı duyduğumuz hoşnutsuzluktur. Çoğu insan kendi kendisini tanımlamak ister ve başkası tarafından yapılan kendi tanımlarının daimi bir eksiklikle malûl olduğunu düşünür. Bunda bir gerçeklik payı yok değil. Zira ülkemizin politik kültüründen aşina olduğumuz bir kategorileştirme, etiketleme ya da yaygın tabirle “fişleme”yle yakın anlamlı bir süreçten bahsediyorum. (Erving Goffman, bu tür bir kimliklenmeyi “örselenmiş kimlik” (spoiled identity) olarak adlandırıyor.

Hatta biraz daha ileri giderek, bu “yanlış” kimliklenmenin yol açtığı, bireyin kendi varlığının sevimsiz bir biçimde indirgenmesine karşı geliştirdiği Nietzsche ve Mah Schelerci anlamda bir “hınç”tan (ressentiment) söz edebiliriz. Birey, toplumsal yaşamda kendi rızası dışında gerçekleştirilen bu paketlenmiş kimliklemeye çoğu zaman karşı gelemez; çünkü ötekilerle birlikte yaşadığının ve toplumsal sözleşmelere uymak zorunda olduğunun farkındadır. Fakat bu sürekli bastırma, hıncın süreğen bir zihinsel durum haline gelmesine yol açar. Scheler, buna ‘zihnin kendini zehirlemesi’ diyor. İnsanın kendi olması için ötekilere hem ihtiyaç duyduğunu bilmesi hem de hınçtan geri durmaması en ilginç insanlık durumlarından biridir. Bu, toplumda varolmanın ve tarihsel olmanın kaçınılmaz diyalektiği.)

Olduk mu, oluyor muyuz?

Birine kendisini tanımlama fırsatını vermek ona paha biçilmez bir şeyi bahşetmektir. Buna karşın, insan kendisine verilen hediyeyi kabul eder etmez bir eksiklik olduğunu sezer ve mutluluğu azalır. Çünkü insanoğlunun kendisinin yetkin bir tanımını yapabileceği fikri en eski vehimlerimizden biridir. Batı felsefesinde bu vehmi kurumsallaştıran ciddi bir metafizik geleneği olmasına rağmen, kimi mistik ve Doğulu gelenekler bunun bir vehim olduğuna dair bir farkındalık geliştirmişlerdir. Buna göre, insan hep hareket halinde olan diyalektik bir varlıktır. Öyle ki, Tanrı'da dahi sürekli ikâmet edemez. “Kesintisiz bir oluşma”, “sonu olmayan bir göçtür” o. Fakat burada temel bir varoluş sorusuyla karşılaşıyoruz: Varlık ve hiçlik sorunu.

Kimlik sadece bir bilgi sorunu değil, etik bir sorundur da

Kimlik sürekli bir oluşa dayanıyorsa, bu onun daimi bir seçim süreci olduğu anlamına da gelir. Bir de bu yüzden kendimizi tam olarak anlat(a)mayız. Çünkü bizi oluşturan bir dizi unsurdan bir bölümünün öne çıkarılması ve dolayısıyla diğer bölümünün de arka planda bırakılmasıdır kimliğin açıklanması. Yine de kimlik hakkında konuşmak, her şeyi açıklamasa da bazı şeyleri açıklar: Eğer ona aşkın ve mutlak bir kesinlik olarak bakmazsak, soyut anlamda mutlak değil de onsuz yaşamanın imkânsız ve anlamsız olabileceği anlamında bir kesinlik olarak algılarsak. Sadece bir bilgi sorunu olmadığı, aynı zamanda etik bir sorun olduğunu düşündüğümüzde, bu tür bir algının alelâde bir kuşkuculuktan öteye gittiği, çok daha anlamlı olduğu anlaşılabilir.

Bunu iki açıdan düşünebiliriz: İlki, kimlik hakkında kuşkucu haline gelmek, ben-öteki ilişkisinin daha etik yollarını açabilir. Çünkü etiğin kaynağı, egonun sorgulanmasında da aranmalıdır. İkincisi, kimlikle etik arasındaki başka türden bir ilişki de vardır. Kimlik belli seçimlere dayanır ve bunların bir kısmı aynı zamanda etik seçimlerdir. Dolayısıyla kimlik hakkında kuşkucu hale gelsek dahi, bunun sonucu kimliksizleşmenin onaylanması değildir. Öyle olsa, egonun sorgulanması da başarılamaz. 

Dünyabizim.com

Share |
        

Başlık: *

Yorum: *


karakter yazma hakkınız kaldı.

siimage Yenile
  • A Milli Basketbol takımımız 2010 FİBA Dünya Şampiyonası'na iyi bir başlangıç yaptı. Şampiyonada C grubunda mücadele eden dev adamlar ilk maçında Fildişi Sahili'ni 86-47 yendi. A milli takımımız şampiyonanın ikinci maçını Rusya ile saat 21.00'de oynayacak. .

  • HELSİNKİ (A.A) - UEFA Avrupa Ligi play-off turunda Beşiktaş, rövanşta Finlandiya'nın HJK Helsinki takımını 4-0 yenerek gruplara kaldı.

     

  • Spor Toto Süper Lig'in 2. haftasında Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında Avni Aker Stadı'nda oynanan maç ev sahibi takımın 3-2'lik galibiyeti ile sona erdi.


  • İSTANBUL (A.A) - Trabzonspor ile Fenerbahçe, Spor Toto Süper Lig'de yarın yapacakları maçla birlikte tarihte 103. kez karşı karşıya gelecek.


    Trabzon Hüseyin Avni Aker Stadı'nda 13 Şubat 1974 tarihinde yapılan ve 0-0 berabere sonuçlanan Türkiye Kupası çeyrek final maçıyla başlayan 36 yıllık rekabette, galibiyet sayısında Fenerbahçe'nin üstünlüğü bulunuyor.


    Fenerbahçe, geride kalan maçlardan 38'ini kazanırken, Trabzonspor 36 kez galip geldi. Taraflar 28 maçta ise eşitliği bozamazken, sarı-lacivertlilerin toplam 122 golüne, bordo-mavililer 121 golle yanıt verdi.



    -LİGDE DE FENERBAHÇE ÜSTÜN-

    Fenerbahçe ile Trabzonspor, lig tarihinde şimdiye dek 72 kez karşı karşıya geldi.


    İki ekip arasında bugüne kadar ligde yapılan maçlarda, sarı-lacivertlilerin, bordo-mavili takıma karşı galibiyetlerde 28-21'lik üstünlüğü bulunuyor. İki ekip arasında bugüne dek yapılan 23 lig karşılaşmasında ise eşitlik bozulmadı.


    Fenerbahçe'nin ligde attığı toplam 92 gole, Trabzonspor 80 golle yanıt verdi.


    İki takım arasında geçen sezon yapılan lig maçlarında Fenerbahçe deplasmanda 1-0 galip gelirken, İstanbul'daki karşılaşma 1-1 bitti ve Fenerbahçe şampiyonluğu Bursaspor'a kaptırdı.


    Diğer yandan, iki ekip geçen sezon Ziraat Türkiye Kupası'nın finalinde de karşılaştı. Şanlıurfa'daki maçı 3-1 kazanan Trabzonspor, kupayı müzesine götürdü.



    -TRABZON'DAKİ MAÇLAR-

    Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında Trabzon'da yapılan maçlarda ev sahibi bordo-mavili takımın üstünlüğü bulunuyor.


    Şimdiye kadar Trabzon'da yapılan 41 resmi ve özel maçta Trabzonspor'un 19, Fenerbahçe'nin ise 12 galibiyeti bulunuyor. Taraflar Trabzon'daki 10 maçta ise eşitliği bozamadı.


    Hüseyin Avni Aker Stadı'nda Trabzonspor 50, Fenerbahçe ise 34 gol attı.


    Trabzon'daki 36 lig maçında ise Trabzonspor 15, Fenerbahçe 12 kez kazanırken, 9 maç eşitlikle sona erdi. Hüseyin Avni Aker Stadı'ndaki lig maçlarında bordo-mavililer 42, sarı-lacivertliler ise 33 gol kaydetti.



    -EN FARKLI SKORLU GALİBİYETLER-

    Fenerbahçe, Trabzonspor'u 5 Mart 1989'da Kadıköy'de 5-1 gibi açık farklı skorla yendi. Bu sonuç, iki takım arasında bugüne kadar yapılan maçlardaki en farklı skorlu galibiyet olarak da tarihe geçti.


    Sarı-lacivertliler ayrıca, 26 Ekim 1991'de Kadıköy'deki lig maçını 4-1, 2000-2001 sezonunda İstanbul'daki lig maçını 5-2, 2001-2002 sezonunda ise yine İstanbul'daki maçı 3-0 kazandı.


    Trabzonspor ise Fenerbahçe karşısındaki tarihindeki en farklı skorlu galibiyetlerini, 11 Ağustos 1992'de Kadıköy'de Şenol Çorlu'nun jübile maçında 4-1, 26 Aralık 1976 ve 9 Mart 1991 tarihlerinde de Trabzon'daki lig maçlarında 3-0'lık sonuçlarla aldı.



    -EN GOLLÜ MAÇLAR-

    İki takım arasındaki en gollü maç, 6 Ekim 1990'da Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı'nda yapıldı. Toplam 8 gol atılan lig maçında Trabzonspor, Fenerbahçe'yi 5-3 yendi.


    Bordo-mavililer ayrıca 21 Mayıs 1994'de Ankara 19 Mayıs Stadı'nda yapılan Başbakanlık Kupası maçında ve 6 Nisan 1997'de yine Trabzon'daki lig maçında rakibini 4-3'lük skorlarla yendi.


    Fenerbahçe ise 17 Ekim 1992'de Hüseyin Avni Aker Stadı'ndaki gol düellosundan 4-3 galip ayrılırken, 2000-2001 sezonunda İstanbul'daki lig maçını 5-2 kazandı.

  • UEFA Avrupa Ligi play-off turu ilk maçında Trabzonspor, deplasmanda Liverpool'a 1-0 yenildi.

    İlk yarıyı 1-0 yenik kapatan bordo-mavililer, ikinci yarıda Ngog ve Torres gibi oyuncuları sahaya süren Liverpool karşısında savunma güvenliğini ön planda tutmaya çalışırken, ender ataklarıyla da rakip kalede gol aradı, ancak başarılı olamadı.

     


Anayasa Değişikliğine destek verecek misiniz?

  • 58

    58%

  • 35

    35%

  • 5

    5%

  • 2

    2%